Bilim ve teknoloji bloğu
biyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.11.2016

Neden Hayvanların Benekleri Var?

Çita
Çitanın benekleri doğadaki şablonlara iyi bir örnektir.


Doğa onu gelmez gibi görünen miktarda şablonlar sergiler - bir ineğin lekelerinden tutun da bir cerrah balığının çizgilerine ya da bir çitanın çizgi ve noktalarına kadar - Ancak Alan Turing ( Bilgisayarlarının babası) bu şablonların birbirinden o kadar da farklı olmayabileceğini düşündü. 

Ne demek istediğini göstermek için, tüm şablonları açıklayabilecek basit bir matematiksel kural dizisi oluşturdu. Bu kurallar şöyle: Tüm teorik canlıların içinde aktivatör ve inhibitör denen iki madde var. Aktivatör iki maddenin de üretimini tetiklerken inhibitör üretimi yavaşlatıyor. Yani bu biraz av ve avcı ilişkisi gibi. 

Daha fazla aktivatör tavşan demek daha fazla tavşan üremesi demek, ancak daha büyük tavşan popülasyonu inhibitör tilkiler için daha fazla yiyecek demek, bu da daha fazla tilki üremesi demek. Bu durumda tavşan sayısı azalır bu da daha az tilki demek.

Ancak bundan hariç Turing'in kuralları şunu söyler: Av ve avcı popülasyonu arttıkça kapladıkları alan da artar, ama tilkiler daha fazla alana ihtiyaç duyar. Bu yüzden tilkilerin alanı tavşanlarınkinden daha hızlı genişler.m Böylece tilkiler çevreye yerleşir ve tavşanları kısıtlı bir bölge içinde üremeye zorlarlar. 

Yani bu durumda inhibitör tarafından çevrelenmiş aktivatör bölgesi elde ederiz. Ve aktivatörün inhibitörden fazla olduğu bölgede -bir pigmentin tetiklenmesi gibi- bir takım değişimler olur. Ki bu durumda renkli bir bölge oluşur. Turing'in teorisindeki güzellik ise şu; aktivatör ve inhibitörün yayılma hızı gibi ya da toplam alan gibi değişkenler ile oynayarak bir çok çeşit şablon elde edebilirsiniz. 

Örnek olarak, eğer inhibitörden bir miktar fazla aktivatör ile işe başlarsanız sadece nokta şeklinde lekeler elde edersiniz. Ya da eğer sistemin alanı darsa -bir kuyruk ya da yılan gibi- çizgili bir yapı elde edebilirsiniz. Ya da eğer aktivatör inhibitörden hızlı yayılıyorsa yer yer sızıp diğer noktalar ile birleşebilir bu da labirent tarzı bir şablon oluşturur. 

Dahası, Turing'in kuralları hayvanlardaki şablonlara çok benzer yapılar oluşturmak için kullanılabilir; ineklerdeki lekeler, balıklardaki çizgiler, zürafalarda bulunan mozaik şablonlar ya da poliplerde bulunan dokungaçlar gibi. Tabi bu matematik formüllerinin kağıt üzerinde işlemesi doğanın bunları uyguladığı anlamına gelmez. 

Ve yıllar sonra, bilim insanları hala bu şablonların gerçekten inhibitör ve aktivatörler sayesinde oluşup oluşmadığını araştırıyor. Diğer yandan hiçte Turing tarzı olmayan şablonlarla da karşılaştık; gelişen bi meyve sineğinde görülen bölümler tamamen meyve sineğinin genetik yapısı tarafından belirleniyor. 

Öte yandan umutlandırıcı bir şekilde Turing tarzı sistemler de var; gelişmekte olan farelerde "kirpi sonic" denen bir madde inhibitör gibi davranarak daha az havalı ismi olan bir aktivatör protein ile etkileşime girerek embryonun damağında çizgili bir yapı oluşmasını sağlıyor. Ve uzluvların sonunda değişik bazı proteinler doku büyümesini aktive ve inhibit ederek parmak diye bilinen uzantıların oluşmasını sağlıyorlar. 

Gene de Turing'in teorisi gerçek dünyada gördüklerimizi ne kadar iyi ya da kötü açıklasa da bunun hakkındaki en havalı şey biyologları Turing'in fikirleri hakkında canlı hayvanlar üzerinde kanıt aramaya yönlendirmesi. Yani gözlemden doğan bir teorinin ilham verdiği gözlemler bizi çitanın neden noktaları -ve çizgileri-olduğunu anlamaya yaklaştırıyor. 



Çeviri: C. Caner Telimenli

28.10.2016

Doğru, tekrar, beyin ve alğı


Hiç insanların neden kolayca bazı şeyleri fazla düşünmeden gerçekmiş gibi kabul edebildiklerini merak ettiniz mi? Bazı olguların doğru olmadığı halde doğruymuş gibi kabul edildiğini gördünüz mü? Ya da yeni bir şey öğrenmenin neden bazen çok zor olduğunu düşündünüz mü? Bunların hepsinin sebebi aslında aynı, bilişsel kolaylık durumu.

Beynimiz de vücudumuzun geri kalanı gibi enerji tasarrufu yapmak üzere evrimleşti. Sürekli en etkin halinde çalışsaydı bu büyük miktarda şeker tüketimine sebep olurdu. Eğer haftada bir av bulup yemek yiyebilen bir canlı iseniz bu sizin açınızdan hiç iyi olmazdı, çünkü karşılayamayacağınız oranda enerji tüketiyor olurdunuz. İşte beynimiz bu soruna bilişsel kolaylık denen yöntemle çözüm buldu. Bu yöntem bir miktar bilgisayardaki “sistem boşta işlemi” gibi düşünülebilir, beyin üzerindeki yükü azaltarak verimliliği artırır.

Peki, bu bilişsel kolaylık işlevi nasıl çalışır?

Bilişsel kolaylık beyninizin ne kadar kendini zorladığını ölçen bir terimdir. Hepimizin bildiği doğru olarak kabul görmüş bazı gerçekler vardır; gökyüzü mavidir, ağaçlar yeşildir gibi. Bilişsel kolaylık beyninizin ne kadar kendini zorladığını ölçen bir terimdir. Facebook'ta gezerken olduğu gibi "kolay" durumundan 14x37 işlemini yapmaya çalışırken olduğu gibi "zor" durumuna kadar. “Doğru" olarak tanımladığımız şeyler genelde bilişsel kolaylık durumu ile alakalıdır. Bu doğruları işlemek için beynimiz fazla çaba göstermek durumunda değildir. Çünkü bunlar hayatımız boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkmış olgulardır.

Bu tür şeyler sadece doğru hissettirmekle kalmaz, tanıdık ta gelir. Zahmetsizlerdir ve iyi hissettirirler. Tüm bunlar bilişsel kolaylığın sonuçlarıdır. Şimdi sorun şu ki "bilişsel kolaylık" olgusu farklı yöntemlerle yapay olarak ta yaratılabilir. Bunlardan biri uyarıcıyı sürekli tekrarlamaktır.
Michigan'da bulunan iki üniversitede yapılan klasik bir deneyde deneyi yapanlar üniversite gazetesindeki bazı reklamları çıkardılar ve her reklamın yerine bu kelimeleri reklam başına bir tane olacak şekilde yerleştirdiler.

"KARDIRGA", "SARICIK", "BIWONJNI", "NANSOMA", "IKTITAF"

Bu kelimeler farklı yoğunluklarda gazetelerde göründüler. Bir kelime gazetede sadece bir kere çıkarken diğerleri ikişer, beşer ya da yirmi beşer kez göründü. Kelimelerin basılma sıklığı diğer üniversite gazetesinde tam tersiydi. Araştırmacılar deneyin sonunda anketörler gönderip deneklere kelimelerin anlamını derecelendirmelerini istediler. Bu derecelendirme "bu kelime iyi bir anlama geliyor" yargısından "bu kelime kötü anlamlı" yargısına kadar uzanan bir skalaya sahipti. Ve sonuçlar açıktı. Bir kelime gazetede ne kadar çok kullanılmışsa o kadar çok insan o kelimenin iyi bir şey olduğunu düşünüyordu. Yani yeterli tekrar ile anlamsız bir kelime bile tanıdık bir şeye dönüşebiliyor.
Bilişsel kolaylık ve iyi duyguları tetikliyor. Deneyler ayrıca bu durumun İngilizce konuşanlara Çince karakterler ya da rastgele şekiller gösterilince bile çalıştığını ortaya koydu. Ve bulgular aslında bundan daha da genel sonuçlara sahip. Mesela şarkılar birkaç kez dinlendikten sonra ilk dinlemeye göre kulağa daha güzel geliyor. Ve yıllık fotoğraflarına bakan katılımcılar fotoğrafları birkaç kere da gördükten sonra fotoğraftakileri daha cana yakın buldu. Bu durum ünlü diye tabir ettiğimiz insanların neden bu konumda olduklarını da açıklıyor, maruz kalma miktarının fazlalığı.

Beynimiz aynı zamanda tehditleri algılamak için evrimleşti. Ve yeni olan her şey potansiyel bir tehdittir. Ancak tekrarlanan bir şekilde maruz kaldıktan sonra kötü bir şey olmaz ise o şey tanıdık ve rahat gelmeye başlar ve bir tehditten çok güvenliğin işareti olur. Üstelik bu olgu insanların de ötesine geçer.  Yumurtada iken sürekli bir sese maruz kalan tavuk embriyonları civciv olduklarında aynı ses ile karşılaştıklarında yardım isteme oranı azaldı. Ancak tekrar bilişsel kolaylık yaratmak için tek yol değil. Yüksek kontrasta sahip görseller beyinde bilişsel olarak daha kolay işlendiği için olumlu hissetmemizi sağlar. Bu da çoğu Instagram filtresini açıklıyor.

Bu üç şeyin ortak noktası nedir?

KAHVALTILIK, İSVİÇRE, BÖREK
Peki ya

KÖPRÜ, KAZAK, AĞRI dersek?

İlkinin cevabı peynir, ikincisi boğaz olacak. Tabi her üç kelime seti bağlantı taşımaz. Ancak deneyler sonucunda görüldü ki insanlar bağlantı olup olmadığını birkaç saniyede çözüyor, o bağlantının ne olduğunu hemen çözemeseler bile. Bu durum bilişsel kolaylığın yarattığı bir hissiyattan ötürü oluşuyor. Beyine bir yerlerde bu bağlantılar bir tanımlama sürecini ateşliyor. Ki bu durum insanı iyi hissettiriyor. İşte bu yüzden çoktan seçmeli testlerde cevaptan emin olmadığınızda  "ilk işaretlediğiniz genelde doğrudur" derler.

Şimdi bu doğrumu yanlış mı bir bakalım.

“Tüm güller çiçektir. Bazı çiçekler çabuk solar. Bu sebeple bazı güller çabuk solar.”

-Doğru mu?

Aslında cevap yanlış olacaktı. Güller tam olarak çabuk solan çiçekler grubuna dahil olmak zorunda değiller. Benzer bir şekilde üç soru ile yapılan bir test insanların %90'ının test net bir şekilde basıldığında en az bir yanlış cevap verdiğini gösterdi. Ancak test silik yani zor görülür bir şekilde basılınca hata oranı %35'e düştü. Testi daha az okunaklı yapmak sonuçların doğruluğunu arttırdı. Çünkü bu durum beyinde bilişsel stres oluşturdu, bu da beynin daha fazla çalışmasına sebep oldu. Bu da sezgisel olarak uygun gelen ama yanlış olan sonuca hemen atlayanların sayısını azalttı. Bilişsel kolaylık sezgisel ve yaratıcı olmak açısından yararlı, ancak aynı zamanda sizi daha kolay kandırılabilir yapıyor. Yani testinizin yazılı kısmına ilk aklınıza geleni işaretlemek büyük ihtimalle iyi bir strateji, ancak konu fizik gibi cevapların genellikle sezgisel olmadığı ve pek çok yanlış kanını olduğu alanlarda kuşkucu olmak daha önemli oluyor. Bu uyanıklık ise gayret gerektiren bir durum ve ne yazık ki mutsuzlukla eşdeğer.

Hiç fark ettiniz mi, büyük bilim insanları ve analitik zekâlar huysuz ve kuşkucu karakterler oluyor. Yani düşünüyorum da bu durum sadece kötü sosyal becerilerden ibaret olmayabilir. İşlerini yapabilmeleri için bunun gerekli olması mümkün. İşte bu da öğrenmenin ve kritik düşüncenin getirdiği bir paradoks. Bilişsel kolaylık hoş bir şey, tanıdık ve çaba gerektirmiyor. Sizi gerçekten yaratıcı ve sezgisel yapıyor. Ancak sizi aynı zamanda kandırabilir. Doğru olmayan şeyleri doğruymuş gibi görmenize sebep olabilir. Ve öğrendiğinizi sandığınız halde öyle olmayabilir. Öbür yandan, kuşkucu ve analitik olmak daha fazla zihinsel çaba ister. Kafa karıştırıcıdır ve çok ta hoş hissettirmez ancak gerçeği fanteziden ayırmanın en güzel yoludur.

Bilişsel kolaylığın artıları da var.

Kesinlikle bilişsel kolaylık durumunun daha uygun olduğu haller de var. Sonuçta bu yetenek her gün karşılaştığımız durumlara çözüm olması için evrimleşti. Neden düşünmeniz gerekenden daha çok düşünesiniz? Burada önemli olan üstünde daha fazla düşünülmesi gereken şeyleri ayırt edebilmek. Ancak günümüzde fikirleri paylaşmanın ve tekrarlamanın bu kadar kolay oluğu bir dönemde daha uyanık olmamız gerekir. Basitçe gerçekten doğru olan şeyleri daha önce defalarca duyduğumuz şeylerden ayırabilmek için bu gerekli.

Bir şey ne kadar tekrar edilirse o kadar doğru gelmeye başlar.

Yazan/Çeviren
C. Caner Telimenli
Kaynakça:
http://www.psc.isr.umich.edu/dis/infoserv/isrpub/pdf/Theattitudinaleffects_2360_.PDF

https://en.wikipedia.org/wiki/Effective_frequency

27.02.2015

Elbisenin rengi; Mavi-Siyah mı, Altın-Beyaz mı?

elbise
Renkleri ile ünlü o elbise.
 Sosyal medyada #thedress hastagi ile dolaşan elbise resmi insanların farkında olmadıkları bir sorunun ortaya çıkmasını sağladı. Hepimiz aynı renkleri mi görüyoruz?

İnsan gözü görme işlemini gözün içindeki ışığa duyarlı hücreler (fotoreseptör) sayesinde gerçekleştirir. Bu ışığa duyarlı hücrelerin içindeki kimyasallar ışığın farklı dalga boylarına tepki verir.

Tip    İsim   Aralık    Tepe noktası[7][8]
S β     400–500 nm    420–440 nm
M γ  450–630 nm 534–555 nm
L ρ  500–700 nm 564–580 nm
                              Dalga boyu çizelgesi

Bu hücre gurupları kırmızı(L) yeşil(M) ve mavi(S) renge duyarlıdır. Hücrelerin yaklaşık %64 ü kırmızıya, %32 si yeşile ve %2 si maviye duyarlıdır. Mavi ağırlıklı hücreler en duyarlıları olup sarı beneğin etrafında bulunur. Evrimsel açıdan kırmızı-yeşil görüş yeteneğinin mavi-sarı görüşten önce oluştuğu varsayılır.

Hücre tepkisi-Dalga boyu grafiği

Elbisenin rengine baktığınızda ise eğer mavi fotoreseptörler yeterince iyi işlev gösteremiyorsa diğer hücreler devreye girip kırmızı ve yeşilin arası olan sarı rengi görmemize sebep oluyor. Renk değişmezliği denilen ve renklerin farklı dalga boylarında bile beyin tarafından aynı algılanmasını sağlayan bir özellik sayesinde ise siyahın yerini beyaz alıyor. Elbisenin renkleri üzerindeki tartışma da bundan kaynaklanıyor. Renk değişmezliği algıda değişmezlik konusunun alt başlıklarından biridir.

Bu tür algısal farklılıkların sebepleri çok değişik olabilir. Arka plan rengi, cismin açısı, ışık parlaklığı ve hatta duygusal mod bile görülen rengi etkileyebilir.

Şahsen resmin iki türlü renk kalıbına da gözümün önünde geçtiğini gördükten sonra bu durumun reseptörler ile olan alakasının sorgulanır olduğunu düşünmeye başladım. Çünkü resimde sarıya dönüşen yerlerin mavi kısımlar değil de siyah kısımlar olduğunu gördüm. Buna göre resimdeki renk değişikliğinin ağırlıklı sebebinin renk değişmezliği olduğu daha sağlam bir açıklama olur. Eğer fotoreseptörlerin bir etkisi varsa bile sarının yerine siyah ve mavinin yerine beyaz görebilmek için bir şekilde renklerin beyinde çaprazlamaya uğramaları gerekmektedir.

Renk değişmezliği yapay olarak ışıklandırılmış bir ortamdan gün ışığına çıkarken oluşabilir. İki ortam arasındaki renklerde biz fark etmesek te dalga boyundan dolayı bir fark vardır. Ancak beynimiz bu farkı anında düzelterek renkleri alıştığımız şekilde görmemizi sağlar. Elbise üzerine vuran ışığın gün ışığı olduğunu düşünen beynimiz onun altın sarısı-beyaz olarak algılamamıza sebep olur. Ama eğer ışık kaynağının yapay olduğunu düşünüyorsak renkler mavi-siyah görünmektedir. Yani bu durumda ışığın hanjgi kaynaktan geldiğine inanıyorsak elbise o rengi almaktadır.

Bu olay açık bir şekilde renklerin oluşumunun tamamen beynimizde oluştuğunun kanıtıdır. Algı bu oluşumda temel bir rol oynamaktadır.

Ancak resimdeki elbisenin rengi üreten firmanın* açıkladığı üzere mavi-siyahtır.

Bu konu üzerine BBC yapımı olan "Gördüğümü görüyor musun?" belgeselinin izlenmesi tavsiye edilebilir. İngilizce orijinal yapım aşağıdadır. Belgesel Türkiye'de e2 kanalı tarafından yayınlanmaktadır.


Horizon Do You See What I See Part 1-4 paylaşan: plamenj


C. Caner Telimenli





İlgilisine konu üzerine linkler:

Mashable
http://mashable.com/2015/02/26/what-color-dress-blue-black-white-gold/

Wired
http://www.wired.com/2015/02/science-one-agrees-color-dress/

CNNTürk*
http://www.cnnturk.com/haber/yasam/elbise-hakkinda-o-firmadan-cevap-geldi

NTV
http://www.ntv.com.tr/yasam/sosyal-medyada-paylasilan-elbise-dunyayi-ikiye-boldu,s-OMjRwqu0ynnAVw3aUFaQ

29.10.2014

İnfografik: Farklı Kan Renklerinin Kimyası

KLOROKRUORİN, hemoglobin, hemosiyanin, hemoeritrin
Büyütmek için resme tıklayınız.
Yazılar yine de küçük geliyorsa resmin üstünden yan tuşla "yeni sekmede aç" seçeneğini tıklayın.

Hemoglobin kanda bulunan "hem" adlı alt birimlerden oluşan bir proteindir. Bu yapılar demir içerir ve kandaki kırmızı rengin kaynağıdır. Oksijensiz hemoglobin koyu kırmızıdır. 

Alyuvarlarda bulunan hemoglobinin aksine hemosiyanin kanda serbest dolaşır. Demir yerine bakır içerir. Oksijensizken renksiz olan bu protein oksijenle mavi renk alır.

Hemoglobine kimyasal olarak benzer olan bu madde bazı türlerce hemoglobin ile beraber kullanılır. Oksijensizken açık yeşil, oksijenli yeşil ve konsantre halde açık kırmızı görünür.

Hemoglobine göre oksijen taşımakta 1/4 daha az etkilidir. Oksijensizken renksiz olan bu madde oksijenle pembemsi bir mor renk alır.

13.05.2014

Bitkiler Sandığımızdan Daha Akıllı Olabilir mi?


Hepimizin bildiği gibi bitkiler bariz sebeplerden dolayı akıl sahibi canlılar olarak görülmüyor. Bir hayvan gibi hareket edemiyor, iletişim kuramıyor ve çevreleri ile aktif iletişim kuramıyorlar. Peki bu öngörüler gerçekten doğru mu? Bitkilerin de bir sosyal yönü olabilir mi? Bu soruları cevaplayabilmemiz için bazı örneklere göz atmamız lazım.

Hayvanlara özgü olduğu düşünülen yiyecek arama güdüsünün bitkilerde gözlenip gözlenemeyeceğini araştıran Dr. James F Cahill (419 Focusing the metaphor: plant root foraging behaviour) ilginç bir deney gerçekleştirdi. Venüs sinek kapanı gibi belli bir şekilde avlanarak ihtiyacı olan besinleri sağlayan bitkiler istisna olarak görülür ve bitki türünün yiyecek arama güdüsüne sahip olduğu farz edilmez. Bu yüzden farklı bir yol izlemek gerekebilir. 

Venüs sinek kapanı ve avı
Venüs sinek kapanı ve talihsiz avı

Bitkilerde yiyecek arama güdüsü deneyi

Deney gereği bir kaba yerleştirilen bitkinin toprağında besinler homojen bir şekilde dağıtılmışken bir diğerinde besinler öbek öbek yerleştirildi. Toprak altına yerleştirilen kameralarla köklerin büyümesi izlendi. Hızlandırılmış görüntülerde bitkinin köklerinin bir solucan gibi hareket edip birkaç kere yön değiştirdiği daha önce de gözlemlenmişti. Bu deneyde ise homojen besin kaynağına sahip bitki kökleri sabit bir hızda büyürken öbeklenmiş besin dağılımına sahip kaptaki bitki belirli bir kök uzantısında büyümesini hızlandırıp besin kaynağına ulaştığında büyümesini yavaşlattı. Bu davranış bir hayvanın yiyecek bulduğunda durması ile çok benzerdi. Peki ama yolunu nasıl bulabildi?

Küsküt otu ve domates

Bitkilerde koku alma

Dr. Consuelo De Moraes tarafından bitki dünyasının vampiri sayılan küsküt otu ile yapılan bir çalışmada bitkilerin koku alma duyusu ile yönünü nasıl bulduğu gösterildi. Küsküt otu kökü olmayan ve dolayısı ile yaşamak için diğer bitkilere yapışıp onların kaynakları ile beslenen bir ottur. Bu bitkinin bazı bitkileri diğerlerine nazaran daha çok tercih ettiği biliniyordu. Yapılan deneyde ilk önce bir küsküt otu domates bitkisi ile aynı kaba kondu. Küsküt otu yukarıdaki videoda görüldüğü gibi zorlanmadan konakçı bitkiyi buldu. Daha sonra küsküt otu domates ile başka bir bitkinin arasına kondu ve hangisini tercih edeceği gözlendi. Küsküt otu domatese yöneldi.

Photo by Justin Runyon; Courtesy De Moraes and Mescher Labs
Fotoğraf Justin Runyon; De Moraes and Mescher laboratuvarı
Küsküt otunun domates bitkisine saldırısı
Bu bulgulardan yararlanarak domates bitkisinin kokusu özenli bir şekilde ayrıştırılarak plastik bir çubuğun üzerine sürüldü. Deney tekrarlandığında küsküt otu diğer alternatifi değil domates bitkisinin "parfümü" sürülmüş olan plastik çubuğu tercih etti. Bu durum bitkilerin salınan kimyasallar yolu ile birbirlerini tanıyabildiğini gösterdi. Domates bitkisinin ayrıca küsküt otu tarafından saldırıya uğradığında imdat çağrısı olarak yorumlanabilecek farklı bir kimyasal salgıladığı gözlendi.

Tütün bitkisi ve davranış şekilleri

Birçok bitki dışarıdan gelen etmenlere tepki verir, yeni kesilmiş çimenlerin  ya da koparılmış çiçek kokusu buna örnektir. Bu kokular aslında alınan zarara karşı salınan kimyasallardır. Max Planck Kiyasal Ekoloji Enstitüsünden Dr Ian Baldwin ve Dr Danny Kessler vahşi tütün bitkisi (Nicotiana attenuata) üzerinde yaptığı araştırmada bitkinin kendisini tozlaşma ile döllemesi için gece az miktarda ışıldayarak ve çiçeklerinden benzil aseton yayarak çağırdığı gece aktif böceklerden bir kelebek çeşidinin (Manduca sexta) yine bitkinin üzerine yumurtlaması ile ortaya çıkan larva tehdidini kovmak için belli kimyasallar yaydığını keşfetti. Bu kimyasallar bu tırtıl çeşidi ile beslenen bir böceği çağırmak için kullanılıyordu. 

tütün ve tırtıl
Tütün bitkisi ve tırtıl ilişkisi
Tütün zaten birçok yırtıcı ile baş edebilecek nikotin kimyasalı salgılayarak güvende kalıyordu. Tırtıl tehdidinden avcı böcekle sayesinde kurtulamadığında ise çok da ha sıra dışı bir şey yaparak başka bir polenleyici seçme yoluna gidiyordu. Bir günden daha kısa bir süre içerisinde çiçeklerini sinek kuşlarının (Trochilidae)  beslenebileceği bir şekle sokuyordu. Bu sayede yenme riski olmadan çoğalabiliyordu. 

tütün ve sinek kuşu
Tütün bitkisinin çiçeği ve sinek kuşu ile etkileşimi

Bitkilerde rekabet

Centaurea maculosa olarak bilinen doğu Avrupa kökenli bir tür ise Amerika Montana'da yerel türleri yok ederek büyük hayvan besicileri için sorun yaratıyor. Bu tür köklerinden yaydığı kimyasallarla diğer türlerin köklerini öldürerek besin kaynaklarını ele geçiriyor. Bu sayede daha çok yayılıp kendi hayatta kalma şansını arttırıyor. Yörenin insanları kimyasallar ve koyunları kullanarak bu türü durdurmaya çalışsa da pek başarılı oldukları söylenemez. Bu bitkiyi durdurabilen tek şey ise yine başka bir bitki. Acı bakla (Lupinus) kendi yaydığı oksalik asit ile bir kür kalkan oluşturup saldırgan türün yayılmasını engellemekle kalmıyor, yerel türlerin yaşaması için bir alan da sağlamış oluyor. Bu şekilde toprak sahiplenme dürtüsünü bitkilerde de olduğu anlaşılıyor.

Centaurea maculosa
Centaurea maculosa
Sosyalleşen bitkiler

Bitkiler birbirlerini tanıyabilir mi? Evrimsel ekolojist Susan Dudley tarafından Turpgiller(Brassicaceae) ailesinden cakile türü ile yapılan bir deneyde yan yana konan ve aynı atadan gelen bitkilerin köklerinin farklı atalardan gelen bitkilere oranla daha kontrollü geliştiği görüldü. Farklı bir türle tekrarlanan deneyde farklı atalardan olan bitkiler hızlı bir şekilde kaynakları ele geçirmek için büyürken aynı atadan gelen bitkiler bölgelerine sadık kaldı. Bu bitkilerin aralarındaki kimyasal iletişim kesilip birbirlerini tanıması engellendiği zaman büyüme hızı da artış gösterdi. Kökler daha hızlı büyüyüp daha fazla saçaklandı. Bu iletişimin istemli olup olmadığı ise bilinmiyor.

Peki anne ağaç küçüklerini gözetir mi? British Columbia üniversitesinden Prof. Suzanne W Simard C14 ile yaptığı bir deneyde ilişkiyi gözlemledi. Duglas göknarı (Pseudotsuga menziesii) cinsi bir ağacın dalları bir torba ile hava geçirmeyecek bir şekilde bağlandıktan sonra torbaya C14 içeren CO2 eklendi. Ağaç karbon dioksiti soluması için bırakıldı. Sonrasında geiger sayacı ile redyoaktif karbon atomları takip edildi ve yakındaki genç bir ağaçta C14  izine raslandı. Karbon topraktan kökler ve mantar sistemi vasıtasıyla genç ağaca geçmişti. Prof. Suzanne W Simard durumu Avatar filmindeki tüm doğayı besleyen ana ağaca benzeterek "Filmi seyrederken benim çalışmalarımı okuduklarını düşündüm." dedi ve "Ormana baktığımızda onun sadece toprak üstündeki üçte birlik kısmını görüyoruz, aslında orman çok daha büyük bir yapı" diye ekledi.

Bitkiler tüm bunları nasıl yapıyor? Bir beyni ve hatta sinir sistemi bile olmayan canlılar nasıl iletişim kuruyor? Akıl için beyin şart mı? Buradaki örnekler cevapladıklarından daha fazla soru üretse de bitkilerin sadece bitki olmadığını sezdiriyor. Ayrıca bizimle aynı hızda hareket etmedikleri için daha düşük yaşam formları oldukları düşüncesini anlamsız kılıyor. İnsan oğlu olarak farklı bakış açıları ile bir meseleye bakabilmeli ve açık görüşlülük sergileyebilmeliyiz. Bitkiler belki de bir bilince bile sahiptirler, kim bilir?

C. Caner Telimenli


Belgesel: Bitkiler ne hakkında konuşur (İngilizce)

11.04.2014

Kokla Beni


Koku bizim için tatları lezzete dönüştüren ve bize bir yiyeceğin bozuk olup olmadığını bildiren bir duyu olmanın ötesinde karşı cinsten etkilenmemizde ve uyarılmamızda da önemli bir role sahip. Koku ve cinsellik dendiğinde ilk akla gelen ise “feromonlar”. Hayvanlar, bitkiler ve hatta bakteriler bile “feromon” üretiyor. Feromonlar aynı türün üyeleri arasında bireyleri arasında sosyal etkileşim sağlayan ve onlarda belli davranışları tetikleyen bir hormon Binlerce feromon türü var, bizi ilgilendiren  seks feromonu ise türlerin üreme mevsimleri sırasında karşı cinse “ben hazırım, beraber bir çay içelim mi?” mesajını ileten hormon. İlk olarak 1959 yılında Peter Karlson ve Martin Lüscher tarafından keşfedilen feromon yunanca pherein (iletmek) and hormone (hormon) kelimelerinin bileşimi ile adlandırılmış.

Jacobson organı
Yılandaki Jacobson organı

Bir çok internet sitesi ve gazete ilanı size “feromon spreyi” sayesinde karşı cins tarafından daha çekici bulunacağınızı vaat ediyor. Peki gerçekten doğru mu bu iddia? Hem evet, hem hayır. Eğer insan değil, bir hayvansanız (mesela bir yılan) evet doğru feromonlar sizi karşı cinse daha çekici kılabilir. Daha da doğrusu, “Jacobson organı”’na sahip bir cinsseniz eğer, feromonlar sayesinde cinsel hayatınız gayet renkli geçebilir. Jacobson organı 1813 yılında Ludwig Jacobson tarafından keşfedilmiş ve hayvanların havadaki feromonları algılamasını sağlayan koku organı. Eğer Jacobson organına sahip olmayan bir tür, mesela insansanız, temiz bir beden karşı cinsi daha çok etkileyecektir. 2002 yılında yapılan bir araştırmada 198 erkek ve kadın üniversite öğrencisine karşı cinsi çekici bulmak için en çok neye dikkat ettikleri sorulduğunda erkekler “dış görünüş” cevabı verirken kadınlar “koku” cevabını vermişler. Yani beyler, her gün yıkanın ve kirli elbiselerle dolaşmayın eğer hanımların sizi çekici bulmasını istiyorsanız.

Peki feromonlar gerçekten cinselliğimizi, eş seçimimizi etkiliyor mu? İlk defa 1995’te konu üzerinde yapılan bir çalışmada [4]  kırk dört erkeğe yeni tişörtler verildi ve üst üste iki gece uyurken sadece bu tişörtleri giymeleri istendi. Ayrıca deneklere kokusuz sabun ve traş losyonları dağıtıldı ki başka kokular “doğal koku”larına karışmasın. Deneyi yürüten Claus Wedekind daha sonra kırk dokuz gönüllü (!) kadından tişörtleri koklamalarını ve çekicilik sırlarına koymalarını istedi. Sonuç çok ilginç idi, kadınlar kendi bağışıklık sistemlerinden farklı bağışıklık sistemlerine sahip erkeklerin kokularını en çekici kokular olarak belirlediler. Kadınların seçtikleri erkeklerde insan lökosit antijen sistemi (HLA) kendilerinkinden farklıydı. HLA insanların bağışıklık sistemlerinin dış tehditleri algılayıp onlarla savaşmasını sağlayacak olan proteinleri kodlar. HLA’nız ne kadar çeşitlilik içeriyorsa bağışıklık sisteminiz  o kadar dirençli ve esnektir. HLA’nız kokunuza doğrudan yansır, tam mekanizması bilinmese de. Dolayısı ile kadınlar da kendi HLA sistemlerinden münkün olduğunca farklı HLA  sistemlerine sahip erkekler ile çiftleşerek çocuklarının mümkün olduğunca en güçlü bağışıklık sistemine sahip olmasını sağlamaya çalışıyor. Wedekind ve ekibinin araştırması bu alandaki çalışmaların öncüsü kabul ediliyor. Çalışma o kadar etkili olmuş ki, Amerika’da “feromon partileri” düzenleniyor. Partiye katılan kadınlar torbalar içindeki terli erkek tişörtlerini kokluyorlar ve kendileri için en çekici erkeği seçmeye çalışıyorlar.Ancak hala bu etkileşimden insan feromonların sorumlu olup olmadığının kesinleşmediğini belirtmeli, hayvanlardaki gibi bir mesaj mekanizması henüz insanlar için keşfedilmiş değil.

Kerem Kaynar

Tamamı: (Açık Bilim)


7.04.2014

Sonun Başlangıcı Belgeseli Üzerine bir Değerlendirme



Böyle bir şeyin olma olasılığını gözardı edersek aşağıdaki gibi sorunlar yine de engel teşkil edecektir;

Sorun 1:
 İnsanlığın kaderini ve tek şansını milyonlarca kilometre öteden yapılmış tahminlere dayanarak rastgele bir sisteme gönderme fikri KESİNLİKLE kabul edilemez. Düşünün, gideceğiniz yerde üstüne inebileceğiniz bir gezegen olup olmadığını bilmiyorsunuz! Ne kadar güçlü bir teleskop olursa olsun size orası hakkında her şeyi söylemeyecektir. Bu şekilde şansına güvenerek yola çıkmayı düşünüyorsanız oturup nötron yıldızını beklemek daha iyi bir fikirdir. Yok eğer hayatta kalacaksanız ve güneş sisteminde bir yere kaçamayacağımız da kesin ise Gliese 581 gibi dünya benzeri gezegeni olabilecek sistemlere araçlar gönderip keşif yapmamız gerekecek. Bu gibi sistemlerin ortalama 20 ışıkyılı uzaklıkta olduğunu var sayarak yapacağımız keşif araçlarının yapım aşaması hariç gidişi ve bize sinyal göndermesi en az 40 küsür sene sürer. Sonuçta oraya kadar gidip hiçbir şey bulamamak var ve bu yüzden birkaç araç yapıp farklı sistemlere göndermek gerekecek. Aynı anda birkaç keşif aracı artı yıldız gemisi inşası aynı anda nasıl yapılacak?

Sorun 2:
 Bu gemileri yaptığınızı var sayalım. Peki bu gemileri nasıl uzaya taşıyacaksınız? Gezegende yapıp uzaya taşımak bu gemileri uzayda yapmak kadar pahalı olacaktır. Hele hele dünya yok oluşun eşiğindeyken birçok ülke ve ekonomi çökerken parçaları yörüngeye taşıyacak roketlerin yakıtı da dahil herhangi bir kaynağın bu büyüklükte bir proje için hala ulaşılabilir olacağını düşünmek en hafif ifadeyle ÇOCUKÇA düşünmek olur.Tek olası çözüm gelişmiş bir uzay madenciliği sistemiyle tüm ihtiyaçları uzayda karşılayıp üretimi uzayda yapmak olacaktır. Ancak uzay madenciliği sektörü oluşturmak zaman alacaktır.

 Belgeselde de anlatıldığı gibi o kadar insan içinde küçük bir grubu kurtaracak bir gemi bir çözüm değil zaman kaybı olacaktır. Çünkü bu multikatrılyonluk gemi bir ICBM ile ortadan kaldırılabilir. Bunu engellemek için hepsi olmasa bile olabildiğince fazla insanı kurtaracak projeler üretilmelidir.Bu projelerin bu yüzden bu belgeseldeki hayal gücünden yoksun sıradan çözümlerin aksine sıra dışı ve hayal gücünü zorlayan çözümler sunulması gerekmektedir. İnsanlık tarihi boyunca zor durumlarda bizi kurtaran sıra dışı düşünme kabiliyetimiz olmuştur. Bunun gibi günü kurtaracak (bu durumda bi kısım insanı) çözümler gerçek birer çözüm değildir.

 Bunlar dışında daha birçok sorun var ve bu sorunlar hakkında çok kafa yorulabilir. Ancak şunu söyleyebilirim ki dünyanın başına bunun gibi bir felaket gelecek olursa bu belgeseldekinden çok daha etraflıca düşünülmüş bir plan hazırlamamız gerekmektedir.

C. Caner Telimenli

18.02.2014

İnsan Genetik Havuzu ve Seleksiyon Döngüsüne bir Bakış

 Seleksiyon kelime anlamıyla "seçme" anlamına gelmekle beraber biyoloji dalında daha çok "ayıklama" anlamında kullanılmaktadır. Bahsi geçtiğinde genelde aklımıza lisedeki biyoloji derslerinden ne öğrenmişsek o gelse de seleksiyon yalnızca biyolojik bir olay değildir. İnsanoğlu olarak doğanın işleyişini daha kolay anlaşılır bir hale getirmek için dallara ayırıp meselelere daha daraltılmış çerçevelerden bakmaya meyilliyiz. Bu bakışın her zaman doğru olduğu söylenemese de bir sınıflandırma başlangıçlar için gerekli olmaktadır.
 Türler tarihleri boyunca yaşadıkları çevreye uyum sağlayıp bir sonraki neslin başarısını ve dolayısı ile var oluşlarını garanti altına almak istemişlerdir. Ve bu amaca ulaşmak için belli başlı yollar geliştirmişlerdir. Türün devamlılığı için en uygun genetik materyale sahip bireylerin üremesini amaçlayan bu yöntemler o türün ne kadar başarılı olacağının da sınavını vermektedir. Daha kolay anlaşılması amacıyla bu yöntemleri biyolojik seleksiyon, doğal seleksiyon ve beşeri seleksiyon başlıkları altında toplayabiliriz. Bu başlıklar birbirini takip eden sonsuz bir zincir halinde türlerin devamlılığını test eden ögeler oluşturmaktadırlar. 

seleksiyon döngüsü
İnsanda seleksiyon döngüsünü betimleyen bir görsel

Biyolojik Seleksiyon
 Biyolojik seleksiyon türlerin devamlılığı söz konusu olduğunda o türün üzerinde direkt bir kontrolü olmadığı bir etmendir. İnsan için ele alınacak olursa spermlerin üretim aşaması ile başlayan bu döngü  insan fizyolojisi tarafından ortaya konan engellerin tümü için kullanılabilecek bir tabirdir ve spermlerin dişiye aktarılması ile devam eder. Dişiye aktarılan spermlerin kalitesi döllemenin başarısındaki etmenlerden biridir. Dişi tarafından sağlanan ortam ise tümüyle bu spermlerden en etkin olanının yumurtaya ulaşmasını sağlamak amacıyla dizayn edilmiştir. Yine etmenlerden biri olan dişinin yumurta kalitesinden tutun da hamilelik dönemindeki komplikasyonlara kadar her şey biyolojik elenme sürecinin bir parçası sayılabilir. Bireyin büyüyüp gelişmesi aşaması ile başka bir aşamaya geçilir.
Doğal Seleksiyon
 Bu başlık canlının dünyaya gelmesi ile başlar ve üreme amacında başarılı olana dek geçerli kaldığı söylenebilir. Dışarıdan bu canlının varlığına yönelik her tehdit bu kapsama sokulabilir. Türlerin fiziksel, ve düşünsel kabiliyetleri dahilinde kontrol edebildikleri bir ögedir. Bir zebrayı örnek alacak olursak bir aslan tarafından yenilme ihtimali ona verilen kaçma güdüsü ve yetisi ile baş edilebilecek bir etmendir. Bu yeti çağlar boyunca yenme tehlikesine karşı en başarılı özellikleri ilke karşı koyabilmiş bireylerden aktarılan genetik mirasla mümkün olabilmiştir. İnsanda ise bu kontrol biraz daha ileriye giderek doğaya hakim olma hadisesine dönüşmüştür. Teknoloji ve iş birliği ile avcılar engellenmiş, hastalıklar durdurulmuş ve türün devamlılığı sağlanmıştır. Bu kontrol de nüfusun artmasına sebebiyet vermiştir. Ve sıradaki başlığın insan bağlamında önemini bir nebze daha da arttırmıştır.
Beşeri Seleksiyon
 Bu başlık sosyal olarak gelişmiş türlerde daha aktif bir değişkendir. İnsanlarda bireyler arasındaki ilişkilerin, ritüellerin ve fiziksel özelliklerin belirleyici olduğu bir unsurdur. İki cinsel olgunluğa erişmiş bireyin birbirini görmesi ile başlar. İlk andaki fiziksel elemeden başarılı halde çıkılırsa kur yapma ritüeline geçiş yapılır. Bu aşamada bireyler birbirini tanır, toplum tarafından belirlenmiş bazı standartlara uyulup uyulmadığı gözlenir. Örnek olarak taraflardan birinin karşı tarafa uygunsuz olarak karşılanacağını bilmeden bir hediye alması ilişkinin sonlanmasına ya da daha karmaşık bir hal almasına sebep olabilir. Bu aşamada bir miktar biyoloji tekrar devreye girer ve kişinin salgıladığı feromonlar o kişi hakkında karşı tarafa sağlık durumu, basit genetik materyal ve ruh hali gibi ayrıntılı bilgiler verir. Bu bilgiler özellikle erkeklere nazaran kokuya daha duyarlı olan dişiler tarafından daha iyi işlenmektedir. İşlenen bu bilgiler beynin bağımlılıkla ilgili bölgesince işlenip aşk denen duruma sebebiyet verir. Beşeri alanda türün devamlılığına etki eden unsurlar bununla da sınırlı değildir. Sosyal statü, aile ve toplum da belirleyici etmenlerdir.

 Bu aşamadan sonra çark başa döner ve türlerin devamlılığı için oynanan oyunda yeni bir sayfa açılır. Bir jenerasyonun hataları ayıklanır ve bir sonraki jenerasyonun geleceği garanti altına alınmaya çalışılır. Doğanın koyduğu yasalar çerçevesinde o tür başarılı olur ya da yok olur. Ancak söz konusu olan insanlar olunca yok edilen ne yazık ki doğa olmaktadır. 

 C. Caner Telimenli

3.10.2013

Kötü anıları uykunuzdayken hafızanızdan silin

İnsanları uykularındayken korkularına maruz bırakmak, korkularını aşmalarına sağladı.

Vücut uyku halindeyken, beyin, o gün yapılan faaliyetleri işler ve o faaliyetler, daha sonra anımsanır. Ambien
(bir tür uyku ilacı) etkisi altındayken, uykunun kötü anıları akla getirdiği görülmüştür. Ancak yeni bir araştırma, uykunun verdiği şeyi, yine uykunun geri alabileceğini de gösteriyor. Korku dolu anılar, korku uyarıcılara maruz bırakılarak uyku sırasında yok edilebiliyor.

Nortwestern Üniversitesi tıp okulundaki birtakım nörobilimcinin yaptığı bir araştırma, bir kokudan dolayı ortaya çıkan korkunç anıların, katılımcıların uyku süresince o kokuya maruz bırakılması ile azaltılabileceğini gösterdi.  Araştırmacılar, insanlara hafif elektrik şokları vererek, ter ve fMRI (fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme) taramaları ile, insanlarda korku oluşmasını sağladı. İnsanlar şoktayken, iki farklı yüz gördüler ve her biri için belli bir koku algıladılar.

Katılımcılar uyurken, yavaş dalga uykusu sırasında, daha önce elektrik şokunun etkisiyle ilişkilendirmeyi öğrendikleri kokulardan birini algıladılar. Uyandıklarında, uyudukları sırada o koku ile ilişkilendirilmiş yüzü gördüklerinde daha az tepki verdiler.

Koku ve korku yok edimi üzerine çalışan nöroloji doktoru öncü yazar Katherina Hauner, bir açıklamasında, “Korku üzerinde küçük ama önemli bir azalma oldu,” dedi. “Eğer bu, daha önceden var olan korku üzerine de uygulanabilse, fobiler, uyku sırasında kolaylıkla yenilebilir.”

Bu, kötü anıları silmekte dünyadaki ilk girişim değil. Geçtiğimiz sonbahar, Stanford’ta yapılan bir araştırmada, uyuyan farelerde kimyasal olarak, korkunç anılar başarı ile silindi. Geçtiğimiz hafta, MIT ve Cambridge Whitehead Biyomedikal Araştırma Enstitüsü, anıların yok edilmesinde önemli Tet1 adlı geni saptadılar ve geni geliştirerek PTSD (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) hastalarına kötü anılarını rahatlıkla unutmalarını sağlayacaklarını öne sürdüler.

Nortwestern araştırmacıları, araştırma küçük çaplı olsa da (15 kişi içeriyordu) duygusal anıların, uyku sırasında başarılı şekilde yönetildiğini söyledi.

(bilim.org)

25.09.2013

Kanseri Mutant Virüslerle Yenmek


 Birçok ülke üniversitelerini en çok meşgul eden konulardan biri olan kansere bir tedavi bulma çabaları tüm hızı ile devam ediyor. Zaman zaman medyada çıkan potansiyel tedavilerin bir kısmı insanlığın büyük problemlerinden biri olan kanser hastalığını genetik mühendislikle çözmeye çalışıyor.

Uçuk virüsü bulaştırılmış bir hücre


 Tokyo üniversitesinden Japon bilim adamlarının geliştirdiği ve şu anda testlerine başlanılan yeni bir yöntem sayesinde kanserin tedavisinde büyük bir ilerleme kaydedilmesi umuluyor. Sıradan ve çoğu insanın başına bela olmuş uçuk virüsü bilim çevrelerince çok iyi bilinen üzerinde çalışılmış ve tedavi edilmesi kolay olan bir virüstür. İşte bu virüsün sadece 3 DNA'sını değiştirerek sadece kanser hücrelerini öldüren bir mutant uçuk virüsü üretildi.

 Yukarıda değiştirildiğinden bahsettiğimiz genlerden ilki Gamma 34,5 denen gen. Bu gen uçuk virüsünün sağlıklı bir hücreye girdiğinde hücrenin doğal savunma mekanizması olan kendini yok etme sistemini etkisiz kılıyor. Bir hücre yabancı bir yapı tarafından işgale uğradığında bu yapının kontrolüne girip etrafına zarar vermemek için kendini yok eder. İşte tam bu aşamada virüsün bu geni aktif hale gelip hücrenin kendini yok etmesini engelliyor.

 Hastalıklı bir kanser hücresinde ise kendini yok etme mekanizması zaten çalışmadığı için bu gen zaten o hücreyi etkilemiyor. Ancak virüsün sahip olduğu bu gen etkisiz hale getirilirse virüs sağlıklı hücrelere girdiğinde o hücre kendini yok edeceği için virüs yayılmayacak ve hastalıklı kanser hücrelerinde kendini yok etme sisteme olmadığı için hastalıklı hücreler virüsün üremesi için uygun bir ortam sağlayacak. Bu sayede kanserin kontrol edilmesine yönelik ilk adım atılmış olacak.

 Savaşımızda kullanacağımız ikinci genimiz ise ICP6 isimli uçuk virüsü geni. Bu gen uçuk virüsü sağlıklı bir hücreye girdiğinde virüsün kendi kopyalarını yapabilmesi için gerekli olan proteinleri oluşturmasını sağlar. Bu sayede diğer hücreleri işgal edecek yeni jenerasyonlar üretilir. Ancak hastalıklı kanser hücrelerinde durum farklıdır. Sağlıklı hücrelerin aksine sürekli bölünen kanser hücrelerinde yeni virüs DNA'sı yapmak için gerekli proteinler mevcuttur. Virüsün ICP6 geni etkisiz hale getirilince sağlıklı hücrelerde çoğalamacağı için hastalıklı hücreler tek üreme ortamı olarak kalacak ve kanser yayılımı azalacaktır.

Herpes simpleks
Uçuk virüsü ve yapısı

 Bu şekilde iki gen etkisiz hale getirildikten sonra kanserin yayılımının %75 azaldığı görülmüştür. Ancak bu durum yine de yetersiz kaldığı için bir müdahaleye daha ihtiyacımız var.

 İşte burada devreye Alfa 47 geni giriyor. Bu genin virüsteki görevi işgal edilen hücrenin içinde virüsün oluşturulması için kullanılan proteinlerin hücre zarında belirip vücudun savunma mekanizması tarafından durumun fark edilmesini önlemek. Bu durum genetik mühendislik sayesinde avantaja çevriliyor ve Alfa 47 geni devre dışı bırakılıyor. Sağlıklı hücrede virüs bulaştığında o hücre vücudun savunma sistemi tarafından yok ediliyor ve bu sayede uçuk virüsü yayılmıyor. Kanserli hasta hücrelerde de bu sistem sayesinde kanserli hücreler savunma sistemi tarafından sindirilip yok ediliyor.

 Bu üç mutasyon bir arada uygulandığında kanserli hücrelerin yayılması tamamen duruyor. Ve bu gelişme kanserin tedavisinde bir umut ışığı belirlemesini sağlıyor.

C. Caner Telimenli

Kaynak:
NHK world J-Innovators show Jun/14/2012

23.09.2013

Hawking: 'Ölümsüzlük mümkün'


Dünyaca ünlü astrofizikçi Stephen Hawking'ın hayatı beyaz perdeye aktarıldı. Hawking'in yaşamını konu alan belgeselin prömiyeri İngiltere'de yapıldı. Gösterim sonrası ünlü astrofizikçi, kameraların karşısındaydı.
21 yaşında motor-nöron hastalığı teşhisi konulan ve sadece 3 yıl ömür biçilen Hawking, ''Bütün hayatımı erken ölüm tehdidi altında geçirdim, dolasıyla zamanı boşa harcamaktan nefret ederim'' dedi.
Yazıları sese dönüştüren bilgisayar sayesinde konuşabilen Stephen Hawking'e, insan bilincinin öldükten sonra var olmayı sürdürüp sürdüremeyeceği soruldu.
'BEYNİ BİLGİSAYARA KOPYALAMAK MÜMKÜN'
Hawking bu soruyu "Bence beyin bilgisayar gibi bir program. Dolayısıyla teoride beyni bilgisayara kopyalamak mümkün. Bu sayede bedenen öldükten sonra bile bir yaşam formu oluşturulabilir. Ancak şu anki imkanlarla bunu gerçekleştirmemiz mümkün değil" diye yanıtladı.
Yaşam enerjisini mizah duygusuna borçlu olduğunu söyleyen Hawkıng'den bir de itiraf geldi. "Bir süper kahraman olmayı seçecek olsam Superman olurdum. Superman'de bende olmayan her şey var" diyen Hawking, yaşam öyküsünün diğer insanlara ilham kaynağı olmasını umduğunu dile getirdi.

(ntvmsnbc)

28.08.2013

Aşk ve İnsan; Bağlanmak mı Bağımlılık mı?


 Birçok kültürde çok fazla sayıda hikaye ve şarkıya konu olan aşk aslında nedir hiç düşündünüz mü? Tabi ciddi olarak düşünmekten bahsediyorum. Bir insanın diğer bir insandan bazen kendi hayatını hiçe sayacak şekilde hoşlanmasının sebebi nedir? Aşk sonsuza dek sürer mi? Peki bu durum ne kadar bilinçli bir durumdur? Bunları hepsi zaman zaman düşündüğümüz ve aklımızı karıştırdığı için üstünde pek durmadığımız sorulardır. Ancak hepsinin mantıklı ve beklediğimizden basit bir açıklaması mevcuttur.

 Aşk üzerine hali hazırda yapılmış birçok felsefi yorumun deneyimlerden geldiğini düşünürsek bilimsel bir açıklama getirmeden bile konu üzerinde belli bir miktar öngörü geliştirmek mümkündür. "Aşk bir ateş gibidir insanı yakar" ya da "Aşık adamın gözü başkasını görmez" gibi anonimleşmiş deyişler buna güzel örneklerdir. Peki gerçekte nasıl aşık oluruz? Bunun olmasını sağlayan sürecin başını görme duyumuz çeker. Genetik ve bir parça da olsa toplum tarafından belirlenen fiziksel standartlar uzaktan belli bir dişi ya da erkeğin sağlık durumu, üretkenlik düzeyi ve sosyal statüsü hakkında belli başlı bilgiler vererek bilinç altımızı etkiler.Bilinç altımız aslında hayatımızda sandığımızdan çok daha fazla etkilidir. Karar almadan basit günlük işlere kadar birçok konuda kontrol sahibidir. Siz bisiklet sürerken aslında denge kontrolü ve tehdit algılama işleri siz direk olarak gerçekleştirmezseniz. Bir kere bisiklet sürmeyi öğrendikten sonra görevi bilinç altınız devralır. Aynı şey eş seçiminde de söz konusudur.  Burada bilinçli olarak yapılabilecek çok az şey vardır. Bunun temel sebebi bilinç altımızın daha önceden yüklenen bilgiler ışığında bizi aşırı yüklemeden kurtulmak için bazı tercihleri otomatik yapmasıdır. Buna örnek olarak uzun boyluların kısalara, formda kişilerin kilolulara göre daha fazla tercih edilmesini verebiliriz.

 Bir diğer insanın kokusunu alabilecek kadar yaklaştığınızda ise işin kontrolünü "feromonlar" devralır. Feromonlar birçok canlı tarafından salgılanan ve bireyler arasında iletişimi sağlayan salgılardır. Kuşlar dışında birçok tür tarafından iz sürme, alarm verip çevredekileri uyarma, cinsel uyarma amacıyla ve alıcının davranış ve psikolojisini değiştirme amacı ile kullanılabilmektedir. İnsanlar arasındaki etkileşimlerde feromonların rolü büyüktür. Bu yaydığımız doğal koku başlıca o insanın yediği içtiği besinler, geçirmekte olduğu hastalıklar, kişinin yaşam tarzı, cinsiyeti ve cinsel durumu, genetik yapısı ve aldığı ilaçlar gibi birçok şey hakkında karşı tarafın bilinç altına yönelik mesajlar göndermektedir. Bu mesajlar alıcı taraf tarafından işlenip beyinde bazı hormonların salgılanmasını sağlar. Bizim durumumuzda Eğer alınan mesaj olumlu ise yani karşımızdaki kişinin sağlıklı bir aday olduğunu söylüyorsa beynimiz bağımlılık yaratan bazı hormonlar sağlayarak bu kişiye aşık olmamızı sağlar. Bu salgılanan hormonlar madde bağımlılığı olan kişilerinki ile çok benzerdir. Öyle ki beynin aynı bölgelerini etkiler, ve bu sayede karşıdakine karşı dayanılmaz bir çekim hissederiz. Bu durum karşıdakinin beyinde tetiklediği kimyasallara bağlı bir durum olduğu için o kişinin yokluğunda madde yoksunluğunda bağımlıların yaşadığına benzer bir geri çekilme etkisi (withdrawal effect) yaşanır. Kişi bu durumda acı çeker, tutarsız davranışlar sergiler. Bu durum arzulanan o kişi ile bir araya gelinceye kadar ya da bağımlılıktan kurtuluncaya kadar sürer ve hoş bir deneyim değildir. Ayrıca dişilerin feromonlar üzerinden karşı cinsin uygunluğu üzerine değerlendirme yapmak konusunda daha iyi olduğu anlaşılıyor.

 Buradan yola çıkarak "güzel kadın kokusu" olarak bahsedilen mitin gerçek olduğunu söyleyebiliriz. Doğal olarak ilgi çekici olan bir bireyin kokusunun başka insanların üzerine sindiğinde o kişiye yönelik davranışların değişmesi söz konusu olabilir. Parfüm sektörünün asıl amacı da aslında budur, o eşsiz çekici kokuyu bulup şişeleyebilmek. Tabi bu durumda koku geçince aşkın yok olduğu durumlar da kaçınılmaz oluyor.

 O büyülü olgunun bu şekilde rasyonel bir açıklamasının yapılması her ne kadar biraz rahatsız edici olabilse de aşkın aslında bağımlılık olduğunu ve asıl önemli olanın kişiler arasında zamanla gelişen sevgi olduğunu bilmek pek çok kişinin bimekten hoşnut olacağı birşey olsa gerek diye düşünüyorum.

C. Caner Telimenli

Kaynaklar:

  • American Physiological Society (2005) “Love’s All in the Brain;” 
  • Heussner, K. M. (2010) “Addicted to Love? It’s not you, it’s your brain;”
  • James, J. (2010) “Study suggests love and drug addiction activate same regions of the brain;” Stanford Medicine Scope: Neuroscience


14.08.2013

İşgalci Karıncalar; "Kaçak yolcu" Böcekler Dünya Turunda


  İşgalci karınca problemi düşünülenden daha kötü

 Bilim insanları sanılandan daha fazla sayıda karıncanın istemsiz olarak taşımacılık sistemi ile nakledildiğini keşfetti. Bulundukları bu yeni habitat içinde bu karınca kolonilerinin çevreye, yapılara ya da insanlara zarar verme riski bulunuyor. Araştırma Royal Socierty Biology Letters'da yayınlandı.
 Baş yayıncı İspanya'daki Gerona üniversitesinden Veronica Miravete "Küçük boyutlarından dolayı karıncalar kutuların içinde hava, kara ya da deniz yolu ile toprak, bitki veya tahta parçaları ile birlikte farkında olmadan taşınıyorlar." dedi.

Küçük Gezginler

 Araştırma ekibi Hollanda, Amerika Birleşik Devletleri ve Yeni Zellanda'daki egzotik karınca sayısını inceledi ve daha önce rapor edilenden çok daha fazla sayıda karınca olduğu tespit edildi. Bu bilgiden yola çıkarak bilim insanları 768 farklı çeşit karınca türünün dünya çevresinde dolaşmakta olduğunu  ve bu türlerden 600 kadarının başarılı olup yeni ortamlarında koloni kurduğunu tahmin ediyor. Dr. Miravete Dolaşımda çok fazla sayıda karınca olduğunu, bunların %85 kadarının başarılı bir şekilde koloni kurduğunu ve bu durumun etrafımızda fark edilmemiş pek çok koloni olduğuna işaret ettiğini belirtti.
 Biryerden başka bir yere taşınan pek çok tür bir tehdit oluşturmasa da  bazı türler sorun çıkartabiliyor, özellikle işgalci karınca türleri bunların arasında en kötüsü sayılabilir.

Ateş karıncaları acı veren iğneleri ile çevreye yerleşmesi hoş karşılanmayan bir türdür.

 Avrupa kıt'ası dahilinde saldırgan Arjantin karıncaları mega koloniler inşa ederek yerel karınca türlerinin yok olmasına sebep oluyor. Haliyle bu durum ekosistem üzerinde kötü etkiler oluşturuyor. ABD'de güney Amerika Rasberry çılgın karıncalarının elektrikli cihazların içine yuva kurarak kısa devrelere sebep olmaları büyük sorunlara sebep oluyor. Ateş karıncaları sokmaları ise bu türün de hoş karşılanmamasına sebep oldu. Araştırmacılar bu türlerin yayılmasının durdurulması için önlem alınması gerektiğini belirtiyor. Dr. Miravete egzotik karınca türlerinin bir kez yuvalandıktan sonra uzaklaştırılmalarının çok zor olacağını söylüyor.
 "Türlerin geçişlerini engellemek için sınır öncesi sirk değerlendirmesi, kara liste ve karantina denetimleri gibi yöntemler bulunsa da bu dolaşımı durdurmanın en iyi yolu yayılması olası türlerin olduğu bölgelerdeki nakliye yollarının izlenmesidir." diye de ekliyor.

Çeviri: C. Caner Telimenli





12.08.2013

Büyüme yeteneği olan robot bitki


 Robotik bilimindeki gelişmeler, yakın zamanda robot-bitkiler görmeye başlamamızı sağlayabilir. Cenova’daki İtalya Teknoloji Enstitüsü’nden Barbara Mazzolai ve meslektaşları, bitki köklerinin davranışlarını taklit eden robot sistemi geliştirmek için çalışıyor. Araştırma ekibi, toprak altında ilerleyecek ve ölçümler yapacak hassas alıcılar ve toprak içinde ilerleyecek bir mekanizma geliştiriyor. Geliştirilecek olan sistem yer çekimi, su, ısı, pH, nitrat ve fosfat ölçümleri yapacak.
 Büyümekte olan bir kökü modellemek ise oldukça karmaşık bir iş. Çünkü büyüme esnasında uzunluk artarken, ilerlenen yönün zıt tarafında hücre artışı yaşanıyor. Kök, büyüme esnasında kimyasal ve fiziksel değişimler gösterirken, nasıl karar verdiği de tam olarak anlaşılmış değil. Mozzolai, “Geliştirdiğimiz gerçek boyutlu model ve prototipler, bitki köklerinin fonksiyon ve içerikleri hakkındaki bulguları doğrulamayı amaçlıyor” dedi.
 Araştırmacılar, tek bir kökün hareketlerinin yanı sıra, köklerin birbirleriyle nasıl etkileşime girdiklerini de incelemek istiyor.Elde edilecek başarı, çevrelerine çok daha iyi uyum sağlayacak ve enerji etkinliği yüksek robotların geliştirilmesini sağlayabilir. Dahası, bitki benzeri robotların topraktaki ölçüm ve denetleme özelliği, bir gün uzay keşfi uygulamalarında da kullanılabilir. Newscientist sitesinin haberine göre, robot bitkiler, bir gün insan vücudu içinde ilerleyebilecek medikal amaçlı ilaçlara da kapı aralayabilir. Mazzolia, “Bükülme, düşük basınçta büyüme özelliği ve az sürtünme yeteneği, çevrelerine adapte olan medikal cihazların geliştirilmesini sağlabilir” dedi. İtalyan araştırmacıların geliştirdiği sistem, geçtiğimiz hafta Londra’da düzenlenen Living Mechanics konferansında gösterildi.

  (ntvmsnbc)

5.08.2013

Laboratuvar Üretimi Kırmızı Et


 Bilim insanları bir inekten aldıkları bir hücreyi Hollanda enstitüsünün laboratuvarında çizgili kas hücrelerine çevirip hamburger eti ürettiler. Uzmanlar bu yöntemin sürekli büyüyen et tüketimine uygun bir çözüm olabileceğini belirttiler. Ayrıca daha az et tüketiminin de ilerideki olası sorunlara karşı etkili olabileceğini eklediler.
 Maastricht üniversitesinden  Prof Mark Post bu et üretiminin arkasındaki isim olarak açıklamalarda bulundu. " Bugün ilk kez laboratuvarda üretilmiş hücrelerden yapılmış bir et tanıtılacak. Bunu yapıyoruz çünkü hayvan yetiştirmek çevreye zarar veriyor, ileride ihtiyaçları karşılamayacak ve hayvanlar için kötü." dedi.
 Ancak Oxford üniversitesinden  Prof Tara Garnett çözüm bulucuların sadece teknolojik çözümlerden daha fazlasını hedeflemeleri gerektiğini belirtti.
 "Dünyada 1.4 milyar kişi obezken 1milyardan fazla kişinin aç yattıyor." diyen Prof Tara Garnett . Çözümün daha fazla et üretmekte değil dağıtım, erişim ve ödenebilirlik açısından daha düzgün sistem kurmak ve gerektiği yere ihtiyacı olan kişiye ulaştırabilmek olduğunu ekledi.


Çeviri: C. Caner Telimenli


30.07.2013

Farenin Beynini Yıkamak


 Bilim insanları bir farenin hafızasıyla oynayarak daha önceden kötü anılar yaratmış bir yerin farklı bir yerle eşleştirilmesini sağlayıp o yer için sonradan oluşturulmuş bir anı yaratmış oldular. Genetik mühendislik ile üzerinde oynanmış farelerin nöronlarına fiber optik kablolar bağlanarak nöronların ışığa tepki vermesini sağlayan ve optogenetik olarak adlandırılan bu yöntem sayesinde farenin nöronlarını ışıkla şartlandırarak farenin yeni konum ile kötü anıların oluştuğu konum arasında ilişkilendirme yapması sağlandı. 

beyin yıkama
  • Fare ilk önce mavi bir kutunun içine konup bu ortamda harekete geçen nöronlar işaretlendi.
  • Bu hücreler sonrasında ışığa tepki verecek şekilde programlandı.
  • Sonrasında fare farklı bir ortama konup daha önce işaretlenen hücreler ışıkla uyarıldı.
  • Hayvan bu sayede ilk (Mavi) ortamı hatırlarken hala içinde bulunduğu kırmızı kutuda düşük miktarda elektrik şoku verildi.
  • Fare sonrasında tekrar mavi ortama konulduğunda bu ortamda hiç elektirikle şoklanmadığı halde korku ibareleri gösterdi.
Çeviri: C. Caner Telimenli

      (bbc)

26.07.2013

Beyni taklit eden mikro çip geliştirildi



 Bilim insanları, bilgiyi tıpkı bir insan beyni gibi gerçek zamanlı olarak işleyen elektronik sistemler geliştirmeyi başardı. Elde edilen başarı, beynin nasıl çalıştığı hakkındaki sırları açığa kavuşturabileceği gibi, robotik biliminde ve mobil cihazlarda yeni gelişmelerin önünü açabilir.
 İsviçre’nin Zürih ve ETH Zürih Üniversitesi araştırmacıları, Almanya ve ABD’li meslektaşlarının da yardımıyla boyut, hız ve enerji tüketimi açısından insan beynini taklit eden elektronik sistemler oluşturdu.
 Discovery News’in haberine göre, ‘nöromorfik çipler’ olarak adlandırılan teknoloji, bilgiyi gerçek zamanlı olarak işleme kapasitesine sahip.
 Bilim insanları, bilgiyi tıpkı bir insan beyni gibi gerçek zamanlı olarak işleyen elektronik sistemler geliştirmeyi başardı. Elde edilen başarı, beynin nasıl çalıştığı hakkındaki sırları açığa kavuşturabileceği gibi, robotik biliminde ve mobil cihazlarda yeni gelişmelerin önünü açabilir.


(ntvmsnbc)